bağımsız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bağımsız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2016 Çarşamba

Blue Velvet (Mavi Kadife) Filmine Feminist Analiz




Özet
Bu çalışmada, David Lynch’ın Blue Velvet  (Mavi Kadife) filmi, Laura Mulvey ve Teresa de Lauretis’in feminist film teorileri üzerinden analiz edilecektir.   Blue Velvet “Oedipus kompleksi” üzerinden ele alınacaktır. “Geleneksel film anlatısı”nın toplumsal pratiklere etkisi üzerinde durulacaktır.
Anahtar Kelimeler:
Oedipus, Blue Velvet, röntgenciklik, feminizm.
Abstract
This article focuses on the Movie “Blue Velvet” which illustrates the riots between Laura Mulvey and Terasa de Lauretis’ feminist film theories. Blue Velvet will be analyzed with oedipus complex. Traditional film narrative will focus on the effect of social practises.
Key Words:
Oedipus Complex, Blue Velvet, voyeurism, feminism.

Giriş
Lumiere Kardeşler’in çektiği Trenin Gara Giriş’i ile başladığı kabul edilen sinema yolcuğu, kapitalizmin etkisini günden güne arttırması ile birlikte bir kültür endüstri haline dönüşmüştür. Henüz çok eski bir tarihi olmamasına rağmen, toplumu derinden etkilediği şüphesizdir.  Sinema teknik olanakları nedeniyle diğer tüm sanat dallarından ayrılır. İzleyiciyi görüntülerin “kaydedildiği” ve “tekrar tekrar” izlenildiği bir araç ile karşı karşıyadır. Bu nedenle seyirciyi etkisi altına alır ve seyircinin de katılımını sağlar. Adorno, sinemayı bir kültür endüstrisi yaratan araç olarak gördüğü için eleştirir.

Kültür endüstrisini döndüren çark, öykünmeci gerilemeye, bastırılmış taklit dürtülerinin istismarına ayarlıdır. Yöntemi, izleyicinin kendisini taklit edişini öngörmek ve böylece yaratmak istediği anlaşmayı zaten varmış gibi göstermektir. Üstelik hiç de zorlanmadan başarıyordur bunu. […] Kültürel aygıt bu teknikleri kullanarak, sinematik gerilimin doruk noktasında son sürat yaklaşan bir trenin şiddetiyle saldırmaktadır seyirciye. (Adorno, 2014, s. 209)

Bir kültür endüstrisine dönüşmüş, toplumsal pratikleri yeniden ve yeniden üreten sinemada  “kadın” da metalaştırılır. Özellikle Hollywood sineması incelendiğinde kadın-erkek arasında yapılan ayrım, kolaylıkla fark edilebilir. Kadınlar karakter olmaktan uzaktır. Kadın adeta bir figürandır, erkeğin gölgesinde kalır.  Kadın, erkeğin “arzuladığı” ya da “arzulamadığı” bir objeye dönüşür. Karakter analizi yapılmaz, psikolojik özellikleri üzerinde durulmaz, sadece bir obje gibi gösterilir. New York Film Akademisi’nin sinemada kadın temsili üzerine yaptığı araştırmaya göre Hollywood Sinemasında kadın-erkek eşitsizliği olduğu ispatlanmıştır. Hollywood Sineması’nda repliği olan kadınların oranı %30 iken, kadın erkek oyuncu sayısının eşit olduğu oran ise yalnızca %10’dur. Kadın oyuncuların %26,2’si iç çamaşırları ile görüntülenirken, bu oran erkeklerde yalnızca %9.4’idir. (4 Ocak, 2014, BİA Haber Merkezi)

New York Film Akademisi’nin yaptığı araştırmaya göre, sinemada kadın hem temsil olarak hem de sayısal olarak erkeğin gerisinde kalmaktadır. Kapitalist toplumun içinde, kadınların iş yaşamı, günlük pratikler her alanda erkeklerin gerisinde bırakıldığı görülmektedir. Sinemada da durum böyledir. Bütün bu etkenler, sinemada bir “kadın temsil” sorunu yaratmıştır ve sinemada feminist teorilerin doğmasına sebep olmuştur. Özellikle Hollywood sinemasının, neredeyse her filminde “erkek bakış açısı” hâkimdir.

Toplumsal alanda görülen “kadın-erkek” eşitsizliği sinemada da görülmesi, feminist film teorilerinin doğmasına neden olmuştur. Feminist film teorilerinin doğuşu, sadece sinema alanında aydınlanmayı amaçlamaz, sinema toplumu etkisi altını alan bir güçtür. Bu nedenle toplumsal yaşamı etkileyecek bir araçtır. 

Feminist gaye ataerkil toplumu alttan alta destekleyen güç düzenlemeleri ve psiko-sosyal mekanizmaları araştırmaktı ve nihai amaç sadece sinema teorisi ve eleştirisini değil aynı zamanda genel olarak hiyerarşik biçimde ayrılmış sosyal ilişkileri dönüştürmekti. (Stam, 2014, s. 180)

Marx’a göre üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar, gücü de ellerinde bulundururlar. Üretim araçları, egemen sınıfın elindedir ve toplumda bir hiyerarşi vardır. Egemen sınıfın içinde de erkekler egemendir. Sinema endüstrisine bakıldığında, fark edilir ki, çalışan insanlar arasında en çok erkekler görülür. Set işçileri arasında, kadınların sayısı azdır. Yönetmenin erkek olduğu, kameramanın erkek olduğu, kurgulayanın erkek olduğu bir film “erkek bakış açısı”na göre çekilir. Dolayısıyla, kadın seyirciler de bir film izleme eyleminde, sinemada kadının konumlandırılmasını, erkek bakış açısına göre izler. Sinemada kadın, kadın izleyicinin değil, erkek izleyicinin bakış açısına göre konumlandırılır. Kameranın aldığı görüntüler, kadınların gözüne değil, erkeklerin gözüne hitap eder.

Erkek bakış kavramı, ilk kez Laura Mulvey öne sürmüştür. Mulvey’e göre, tür sineması erkeğin bakışı üzerine kuruludur, kadın tür sinemasında sadece bir gözetlenendir, bir nesnedir. Kameranın konumu, açıları hep buna göre şekillenir. Erkek, kadını nasıl görmek istiyorsa kamera açısı ona göre şekillenir. Kadının kıyafeti, makyajı, fiziksel bütün özellikleri erkek bakış açısına göre düzenlenir. Dolayısıyla, kadın gözetleyen değil, gözetlenendir. Mulvey’e göre kadın erkek bakışının yalnızca bir nesnesidir. (Mulvey, 59)

Sinema bir takım olası hazlar sunar. Bunlardan biri gözetlemeciliktir. Bakmanın da bakılmanın da zevk kaynağı olduğu durumlar vardır. […] Cinsiyet üzerine üç denemesinde Freud, gözetlemeciliği, erojen bölgelerden bağımsız dürtüler gibi var olan, cinselliği oluşturan güdülerden biri olarak benimsemiştir. Bu noktada, gözetlemeciliği, öteki insanları nesneler gibi ele almakta, onları denetleyici ve meraklı bir bakışa tabi kılmaya ilintilendirir. […] Etkin güdü, öteki etkenlerle, özellikle egonun oluşumuyla dönüşüme uğramakla birlikte, öteki kişilere obje gibi bakmaktaki haz için erotik bir temel olarak varlığını sürdürür. En uç noktada bu, bir sapkınlık halinde sabitleşebilir; tek cinsel tatmini, nesneleşmiş ötekini, etkin denetleme anlamında seyrederek sağlayabilen takıntılı voyorleri ve röntgencileri üretir. (Mulvey, 1975)

Freud’un incelediği “oedipus” kavramı, tema olarak Hollywood sinemasında oldukça fazla işlenmektedir. Özellikle Alfred Hitchcock filmlerinde, “oedipus” teması daha da fazla işlenir, Freud’un çalışmalarını hep erkekler üzerine yapması, erkeklerin cinsel arzuları üzerinde durması ve kadınların sendromlarını bile, erkeklerle bağlantılı açıklamasına feministler karşı çıkmaktadır.

Thinking About Women (Kadınlar Üzerine Düşünmek)’da Mary Elman şunları söyler: Freud’un kadınlara kendini beğenmiş ve korku dolu yaklaşımında her şey “penis eksikliği” üzerine kuruludur fakat Freud bunu sadece The Psychology of Women (Kadınların Psikolojisi) adlı makalesinde açıkça dile getirir. Bundan sonra cinsel fonksiyonla çatışacak akılcı bir yaklaşımın terk edilmesini kadınlara salık verecektir. Psikanaliz uygulanan hasta erkekte ise; analiz bu erkeğin kapasitesini ilerletmeyi kendine görev edinir fakat hasta bir kadında bu görev kendini cinselliklerinin sınırlılıklarının içine hapseder. Bay Rief’in ortaya koyduğu gibi: Freud için, analiz kadını başarı ve gelişim için yeni enerji toplamayı teşvik etmeyi başaramaz; sadece onlara rasyonel olanı terk etmeyi öğretir. (Koedt’den çeviren Toker, Eylül, 2011.)

Freud ve Oedipus Kompleksi
Freud bir çocuğun gelişimini üç döneme ayırır:
1.     Oral Dönem :Gelişimin ilk basamağıdır. 0-1,5 yaş arası dönemdir. Oral dönemde bebek, annesinin göğsünü emmekten büyük zevk duyar. Bebeklerin ihtiyaçlarını anlatma şekli ağız ile yapılmaktadır. Bu evrede çocuğun bütün ihtiyaçları beslenmesini karşılamaya yöneliktir.
2.     Anal Dönem: Bu dönemde çocuk dışkısının, dışarı atılmasını kontrol etmekten büyük haz duymaktadır. Bu dönem, çocuğun 3. Yaşının sonuna kadar sürer. Anüs bölgesinin şehvet uyandırıcılığını kullanan çocuk, bağırsaksaklarını boşaltmaktan büyük bir zevk alır. Dışkıyı güçlü ve yıkıcı bir silahmış gibi kullanır.
3.     Fallik Dönem: Fallik dönemde erkek çocuğu için penis, bütün benliği ve varlığı ile eş değerdir. 3-6 yaş arasındadır. Erkek çocuk, kız çocuğunda penis olmadığını fark edince kendisinde de yok olacağı korkusunu yaşar. Bu dönemde iki önemli sorun meydana gelir.
a: İğdişlik Korkusu (Kastrasyon): Bu dönemde erkek çocuğun, penisinin yok olacağı korkusunu duyar. Kız çocuklarından uzak durur. Kız çocuğu ise, bu döneme eriştiğinde penis yokluğunun yıkıcılığını yaşar. Annesine kızar, eksik olduğunu düşünür ve bu anne ve kız çocuğu arasındaki ilişkiyi etkiler.
b: Oedipus Kompleksi: . Oedipus Kompleksi, Sigmund Freud’un kurucusu olduğu psikanalitik teoriye göre erkek çocuğun, annesini sahiplenme, kendi cinsinden ebeveyni saf dışı bırakma, duygu, düşünceler ve dürtülerden oluşur. Kökeni ise mitolojiye dayanmaktadır. Bu dönemde çocuk, karşı cinsteki ebeveynini sahiplenme arzusu yaşar. Freud’a göre bir çocuğun ilk âşık olduğu kişi, karşı cinsteki ebeveyndir. Erkek çocuk, evde bir güç otoritesi olan babadan çekinir ve onu bir rakip olarak görür. (Telli, 4 Mayıs, 2012)

Feminist Teori ve Oedipus’a Bakış
Pek çok feminist Freudculuğun fallusa, eril gözetlemeciliğe ve “analitik tarafsızlık” gibi sinsice cinsiyetleştirilmiş kavramlar dışında kadının öznelliğine çok az yer bırakan oedipal senaryoya ayrıcalık vermesiyle ideolojik kısıtlamalarına dikkat çekti. Belirtildiği gibi Freud, sadece erkek çocuğunun oedipal yolculuğu ile ilgilendi. (Stam, 2014, s. 185)
Teresa de Lauretis, ‘Oedipus İnterrupts’ adlı makalesine, sorular ile başlar. Mitolojik karakterlerin, güçlü gösterilen erkek figürlerinin toplumsal hayat pratiklerinin içinde olduğundan bahseder ve bir soru sorar. “Medusa, kendi kafasını kesen Perseus’ ile karşılaştığında ne hissetmişti?” diye sorar. Medusa’nın çok farklı şekillerde, ekranda izleyici ile buluştuğunu ifade eder. (Lauretis, 84)

Western kültürde, oedipus ile ilgili çok fazla metafor görülmektedir. Sembolik anlatıda, sahneler arası geçişlerde, geçmişe dönüşlerde, bilinçaltı aracılığı ile rüyalar ile oedipal ögeler özellikle Hollywood sinemasında sıkça kullanılmaktadır. (Mulvey)

Feminist film teorileri, oedipus kompleksinin karşısında durur çünkü Freud kadının tüm psikoseksüel evresini, penis yokluğu sendromuna bağlamaktadır. Kadının arzularından bahsetmez. Bu nedenle, feminist film kuramcıları, bu bakış açısının karşısında durur. Özellikle kadınların “kimliksiz” olduğu, özne konumunda olamadığı, hep bir nesne olarak görüldüğü Hollywood Sineması’nı eleştirirler.

Hollywood Sineması’nda bir yönetmen olan David Lynch da, filmlerinde oedipal ögeleri oldukça kullanmaktadır. Hollywood sinemasında kadın temsili, freudyen ögelerle anlatı ve kadının nasıl konumlandığına bakmak adına, Blue Velvet filminin incelenmesi, bir örnek oluşturacaktır.

Blue Velvet (Mavi Kadife)
David Lynch’ın yönetmen olduğu Blue Velvet filmi 1986 yapımı bir gerilim filmidir. Lumberto’da bir kasabada geçen filmin kahramanı Jeffrey adında bir gençtir. Blue Velvet’in simgesel bir anlatım dili vardır.

Filmin başında beyaz bir çit, mavi gökyüzü ve kırmızı çiçekler gösterilir. Bu görüntü Amerikan bayrağını simgeler.

Jeffrey’nin babası bahçelerini sular iken bir kaza geçirir ve hastaneye kaldırılır. Jeffrey babasını ziyaret ettikten sonra, boş bir arazide yürürken yerde kesik bir kulak görür ve gördüğü kesik kulağın kime ait olduğunu merak eder. Bunun peşine düşer. Kamera kesik kulağa “zoom in” yaptıktan sonra geçiş değişir. Bu kamera hareketinden sonra Jeffrey, tecavüz, uyuşturucu, cinayet gibi pek çok suça karışan Frank Booth’un yeraltı dünyasına iner. Yeraltı dünyasına inildikten sonra, rüya ile gerçek karışmaya başlar. Yeraltı dünyasına inildikten sonra Blue Velvet’de, freudyen ögeler hissedilmeye başlar.



Mulvey, Blue Velvet filminin karma zamanlı oedipal ögeler barındırdığı ve anlatıcının ergen Jeffrey olduğunu söylemektedir. Oedipal arzular ve çatışmalar olduğunu belirtir.

Jeffrey, kesik kulağı bulduktan sonra Williams adında bir dedektif ile görüşür, bu durumu ona anlatır. Daha sonra, Williams’ın kızı Sandy ile karşılaşır. Sandy, Jeffrey’e bu olayın detaylarını anlatır ve Dorothy Vallens’dan bahseder. Jeffrey, Sandy’den de yardım alarak, Dorothy Vallens’ın evine, bir böcek ilaçlama şirketinde çalışıyor gibi girer.
Sandy, güzel ve saf kadını temsil eder, adeta Medusa’nın yılan başlı olmadan önceki halidir. Dorothy ise Medusa’nın yılan başlı olduktan sonraki hali gibidir. Film zıt karakterler ile iç içe geçmiştir. Kişiler, kendi iç dünyalarında sürekli çatışma halindedir.

Jeffrey bir gün Sandy ile bir plan yapar ve gizlice tekrar Dorothy’nin evine girer. Dorothy, planlamadıkları bir zamanda evine geri döner. Jeffrey bir dolaba saklanır. Dolabın aralığından, Dorothy’e bakmaktadır. Mulvey’in belirttiği gibi, gözetleyen “erkek” gözetlenen ise kadın olmaktadır. Dorothy, bir erkek tarafından “arzulanan” kadın konumuna geçer.



Dorothy sık sık telefonda oğlu ile konuşmaktadır. Jeffrey bunu duyduktan sonra içinde bir şefkat oluşur. Daha sonra Dorothy, Jeffrey’i gördükten sonra eline bıçak alır ve ondan daha sonra üzerindeki kıyafetlerini çıkarmasını söyler. Kötü adam figürünü temsil eden Frank’dan öğrendiği şiddeti Jeffrey’e uygulamaya kalkar ve sadistik seksüel ögeler ön plana çıkar. Korkunç baba konumunda olan Frank’a karşı, savunmasız bir annedir. Jeffrey, Dorothy ve Frank arasında oedipal bir trajedi kurulmuştur. (Mulvey)

Frank’ın gelmesi ile tekrar dolabın içinde saklanan Jeffrey, Dorothy ile Frank arasında sadizm içeren ilişkiye tanık olmaktadır. Freud’un belirttiği gibi çocuk, ebeveynlerinin ilişkisi ile ilgili gördükleriyle alakalı tam bir algı gücüne sahip değildir. Baba, gücü, otoriteyi temsil eder. [...] Freud’a göre, “Ensest ilişki, insanın içinde uyuyan bir yaratıktır. Bu yaratık hiçbir zaman uyanmaz. Ancak bazen, uyurken çok şiddetli horlayabilir.” Oedipal üçgen; anne, baba ve çocuk üçgenidir. Röntgencilik, ensest arzular filmin temaları arasındadır. (Bilge, 24 Eylül, 2014)
Frank oedipal-babayı temsil eder. Oedipus kompleksinden çıkamamıştır, Dorothy’e sadist şeyler yaparken ona sık sık anne demektedir. Jeffrey ise kendi içinde zıtlıkları barındırır. Bana vur diyen Dorothy’e vurur ve bundan dolayı suçlu hisseder. Filmde iyi ve kötü kavramları iç içe geçmiştir.
Filmin sonunda Jeffrey, Frank’ı öldürür. Oedipus trajedisi gerçek olur ve Dorothy çocuğuna kavuşur ve onu kucağına alır. Daha sonra kamera Jeffrey’nin kulağına yakın plan yapar ve Jeffrey rüya görmektedir. Filmin başında kesik kulağa “zoom in” yapılarak, Frank’ın karanlık yeraltı dünyasına inilir, filmin sonunda Jeffrey’nin kulağına “zoom in” yapılarak, tekrar yeraltı dünyasından çıkılır. Sakin ve huzurlu kasabaya geri dönüş yapılır. Filmin sonunda, Dorothy çocuğuna kavuşur. Jeffrey mutludur, kendisini keşfetmiştir.

Teresa de Lauretis, klasik oedipal anlatıya karşı çıkar. Ve bu anlatının eski moda, psikolojik anlatı olduğunu belirtir. ‘oedipal interrupts’ makalesinde durumun umut verici olmadığını söyler. Lauretis’e göre iç açıcı bir durum yoktur ama Mulvey’in 1975 yılında yayınladığı “Arzunun Yeni Dili” yazısından yola çıkarak, kadınlar nasıl bir yol izleyeceklerini öğrenebileceğini belirtir. Artık kadınların okuma pratikleri vardır. Kişisel disiplin ve pratikler ile kadınların klasik anlatıya karşı gelebileceğini ifade eder.

Sonuç
Kadını arzulayan değil, arzulanan olarak gösteren bir sinema vardır. Kadın sadece erkek tarafından “arzulanabilir” ya da “arzulanmayabilir.” Kadın özne değil, bir nesnedir. Lauretis’e göre bu oldukça tehlikeli bir durumdur. Eski anlatı dili artık geride bırakılmalıdır ve sinema kadının da arzulayan bir birey, bir özne olduğunu göstermelidir. Üstelik bu sadece sinema açısından önemli değildir. Sinema bir kültür endüstrisidir. Topluma yön verir. Sinemada kadının bir özne olarak yansıtılması, toplumsal pratikleri de değiştirecektir. Sinemada kadının bir özne olarak konumlanması, toplumsal pratikleri de değiştirecektir ve kadınların özneleşmesine, toplum içinde bir “öteki” olmamasına aracı olacaktır.

Günümüzde sinema daha çok bir eğlence ve tüketim aracı olarak görülmektedir. İzleyici bir filmi izlerken, film ile bütünleşir. İç içe geçer. Sinema, izlerken aynı zamanda aktif katılım sağlayan izleyiciyi etkisi altına alır. Hollywood sinemasında kadın, kadın gözüne değil, erkek gözüne hitap eder. Kadın bakış açısını değil, erkek bakış açısını yansıtır. Özne olamayan kadın oyuncular da kendi arasında ayrıştırılır. Örneğin, siyahi bir kadın, beyaz bir kadının evinde hizmetçi olmaktadır. Kadınların kendi arasında da bütünlük yoktur. Irkçılık gibi kavramlar görülmektedir.

“Sinemanın gerçekte kaydettiği şey egemen ideolojinin belirsiz, formüle edilmemiş, teorileştirilmemiş, tasarlanmamış dünyası… şeyleri oldukları gibi değil, ideoloji onları kırılmadan geçirdiğinde göründükleri gibi yeniden üretir.  Bu durum üretimin her aşamasını kapsar: özne, ‘tarzlar’, formlar, anlamlar, anlatı gelenekleri; hepsi genel, ideolojik söylemin altını çizer.” (Comolli ve Narboni, Screen Reader’da 1977’den aktaran Stam)

Bir kültürü yeniden üreten sinema, toplumsal yaşam pratiklerine de yön verir. Yeniden ve yeniden üretilen, arzulanan ya da arzulanmayan  “kadın temsili” toplumsal pratiklerde de kadınların bu şekilde konumlanmasına yer açmaktadır. Teresa de Lauretis ve Laura Mulvey gibi feminist film teorisyenleri, artık bu durumun aşılması gerektiği görüşündedir. Geleneksel film anlatısının aşılması gerekmektedir. Eğer oedipus ögelerinin çok fazla işlendiği, geleneksel film anlatısı, geride bırakılırsa, toplumsal yaşam pratikleri de değişebilir. Egemen ideolojinin yarattığı sinemasal gerçekliği yıkmak için ise Mulvey ve Teresa de Lauretis’e göre kadınlara düşen görev büyüktür.




















Kaynakça
Adorno, Theodor. (2014) “Mınıma Moralıa”.(Çev. Orhan Koçak, Ahmet Doğukan).Metis Yayınları.
Stam, Robert. (2014) “Sinema Teorisine Giriş”. (Çev. Selda Salman, Çiğdem Asatekin). Ayrıntı Yayınları.
Telli, Halil. (4 Mayıs, 2012) “Psikoseksüel Gelişim Dönemi Kuramı (Freud)
http://www.pdrevi.com/pdr-ye-dair/pdr-konu-alanlari/gelisim/gelisim-kuramlari/105-psikoseks%C3%BCel-geli%C5%9Fim-d%C3%B6nemleri-freud.html
Lauretis de Teresa “Oedipus İnterruptus’
Mulvey, Laura. (1975) “ Visual Pleasure and Narrative Cinema”
http://www.composingdigitalmedia.org/f15_mca/mca_reads/mulvey.pdf
Mulvey, Laura. (1980) “Fethisism and Curiosity” BFI Book.
“Bu Filmin Kadınları Nerede?” (4 Ocak 2014)
Koedt, Anne’den Çeviren Toker Güler. (21 Eylül, 2011) “Vajinal Orgazm Miti.”
http://www.amargidergi.com/yeni/?p=762





23 Şubat 2015 Pazartesi

Birdman Ve Boyhood'a dair görüşlerim

Oscar Notlarım:

    Amerikan film endüstrisinde bir yılda pek çok sayıda film üretilir. Bunların pek çoğu hiç şüphesiz ki gişe filmleridir. Amacı, sinema sanatı yapmaktan çok kâr elde etmektir. Tematik olmayan, izleyicide heyecan, merak ve korku uyandırarak, bir şekilde izleyiciyi kendine çeken filmlerdir bunlar. Vaktinizi ve paranızı alır ama yönetmenine, oyunculara da iyi para kazandırır. Kâr oranı yüksektir.

Bu filmlerin yanı sıra bazı filmler vardır ki diğerlerinden farklıdır. Klasik Hollywood filmlerinden ayrılır. Klasik Hollywood filmleri nasıldır? Her zaman mutlu sonla biter, kadınlar ilişkisini kurtarmak için savaş verir, Erkek zeki ve güçlüdür. Aile hayatını yüceltir. Kadınların, erkeklere kendilerini beğendirmek tek gayeleridir . İdeal bir yaşam sunar Hollywood filmleri. İdeal derken yaratmak istediği düzeni yaratmayı hedefler. Tüketim toplumu olmamızı ister. Oldukça da ideolojiktir. Her neyse Hollywood filmlerinden sıyrılacak olursak bunun dışında filmler de yapılır elbette.

 Tipik Hollywood filmlerine göre biraz daha bağımsız sayılabilir bu filmler. Sonra bu filmler birbirleriyle savaş haline girerler. Oscar’a aday olabilen filmlerin yönetmenleri kendilerini şanslı görür. Rekabet başlar. Oscar ödüllerinin her zaman hak ettiği yeri bulduğunu düşünmüyorum. Bu yıl dağıtılan ödüller de beni memnun etmedi.

 Yönetmenliğini Alejandro Gonzalez İnarritu’nun üstlendiği Birdman filmine bakacak olursak aldığı ödüller; En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi özgün senaryo ve en iyi sinematografidir.
Bu film kara-mizah türünde bir filmdir. Filmin anlatım dili farklıdır ama konusuna baktığımızda ise aslında oldukça sıradan bir konudur Film; kariyeri çökme noktasına gelmiş bir tiyatro oyuncusu ve yönetmen olan Riggar Birdman’in eski prestijini ve ailesini tekrar kazanmak için verdiği savaşı anlatır temelde.

    Anlatım dili farklıdır evet. Uzun planlar, kopuk sahneler, sıra dışı çekim teknikleri…
 Bunlara her filmde rastlayamayız evet. Farklı olan konusu değil, anlatım şeklidir sadece. Popüler kültürü eleştirir. Sanat eleştirmenlerinin oyunu izlemeden dahi acımasızca eleştirilerine maruz kalan yönetmenler, sanatçı ve eleştirmenlerin etik olmayan ilişkilerini iğneler. Filmde en çok hoşuma giden diyaloglar da bunlar olmuştur zaten. Sanat eleştirmeninin oyununu izlemeden neler yazacağım gör(!) demesi, beni etkilemiştir.
    Fakat yine de Birdman’in bu kadar büyük ödüller alacak bir film olduğunu düşünmüyorum. Yönetmeni, farklı ve kendine özgü bir dili olan bir yönetmen olsa dahi, bu ödülleri hak etmedi.

Pek çok izleyici gibi ben de Boyhood filminin en iyi yönetmen ve en iyi film Oscar ödülü alamamasıyla hüsrana uğradım. Yönetmenliğini Richard Linklater’ın üstlendiği Boyhood filmi tam 12 senede çekilmiştir. Deneysel bir filmdir.

   Boşanmış bir ailenin, geçen yıllarda yaşadığı süreç, yaşadığı zorluklar ve ana karakter olan Mason’ın olgunlaşmasını izleriz. Filmdeki oyuncular aynıdır. Değişmez. İzlerken kendi hayatımızı izleriz adeta. 6 yaşındaki Mason film bitiminde 18 yaşında olmuştur. Bu süreçte hayatı, kendini keşfetmiştir. Boyhood çok doğal bir film. Bu yüzden etkileyici. Abartılı bir dili yok. Bir ailenin hayatına kamera tutulmuş ve izleyiciye sunuluyor gibi adeta. Çok da emek verilmiştir. Koskoca 12 yıl. Bu yüzden Boyhood’un kayda değer bir ödül alamaması beni üzdü…

   The Grand Budapest Hotel de beğendiğim filmler arasındaydı. Her neyse umarım seneye Oscar ödülleri, beklentileri karşılar. Birdman filmi için pek çok kişi başyapıt dese de benim gözümde değil. Sanırım iki grup oluştu Birdman’ci ve Boyhood’cular olarak. Benim beğenim Boyhood’dan yana.

Oscar almış filmleri listeleyecek olursak;
 EN İYİ YÖNETMEN: Alejandro G. Inarrutu (Birdman)
EN İYİ ERKEK OYUNCU: Eddie Redmayne (The Theory of Everything)
EN İYİ KADIN OYUNCU: Julianne Moore (Still Alice)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU: J.K Simmons (Whiplash)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU: Patricia Arquette (Boyhood)
EN İYİ KOSTÜM TASARIMI: The Grand Budapest Hotel
EN İYİ ÖZGÜN SENARYO: Birdman (Alejandro G. Iñárritu, Nicolás Giacobone, Alexander Dinelaris, Jr. & Armando Bo)
EN İYİ MAKYAJ VE SAÇ: The Grand Budapest Hotel
YABANCI DİLDEKİ EN İYİ FİLM: IDA (Polonya)
EN İYİ KISA FİLM: The Phone Call (Mat Kirkby, James Lucas)
EN İYİ KISA BELGESEL: Veterans Press 1
EN İYİ BELGESEL: Citizenfour
EN İYİ UYARLAMA SENARYO: The Imitation Game (Graham Moore)
EN İYİ ORİJİNAL FİLM MÜZİĞİ: Glory, “Selma” (John Stephens and Lonnie Lynn)
EN İYİ ORİJİNAL ŞARKI: The Grand Budapest Hotel (Alexandre Desplat)
EN İYİ ANİMASYON: Big Hero 6
EN İYİ FİLM BIRDMAN OLDU
Oscar’da “en iyi film” ve “en iyi yönetmen” ödülleri Birdman filmine verildi. 9 dalda Oscar’a aday olan Birdman, 4 dalda Oscar heykelciğini kaparak gecenin yıldızı oldu.

18 Mayıs 2014 Pazar

The Elephant Man / Fil Adam (1980) (spoiler)

The Elephant Man yönetmenliğini David Lynch'ın üstlendiği, benim için ise Lynch'ın en eşsiz filmidir.. Film 1800'lü yılların İngiltere'sinde geçiyor. Gerçek bir hikâyenin uyarlaması bu film..
  John Merrick 27 yaşındadır ve vücudu ileri derecede deformasyona uğramıştır. Görüntüsü adeta bir file benzer. Görüntüsünden dolayı insanların arasına çıkamaz çünkü hep onunla alay ederler ya da şiddete başvururlar John Merrick'e karşı. John Merrick acımasız bir sirkçinin eline düşmüştür ve para karşılığında insanlara bedeni gösterilir. Adeta bir sirk hayvanına dönüşmüştür ve sirklerde tüm canlılara yapıldığı gibi işkence görür.. Sirk sahibi John Merrick'i ucube diye tanıtır insanlara.



 Fil Adam gösterilmeden önce sirkçi Hayat sürprizlerle doludur der.. Derken doktor rolündeki Anthony Hopkins yani Frederick Treves gelir. Bu işkenceyi nasıl yaparsınız diye hesap sorar sirk sahibine. Sirk sahibi umursamaz ve Mr Treves hayal kırıklığı ve üzüntüyle oradan uzaklaşır. Bu zalim adama para teklif eder doktor, akademi konusu olarak fil adamın hastalığını işlemek için izin alır. Bir süreliğine fil adamı hastanesinde kalması için götürür. Doktor ilk başta mesleki anlamda itibar sahibi olmak için fil adamı alır.(Sonradan durum değişir) Sirklerden, hastanelere gider Fil Adam. Gene bir başkasının kariyeri için kullanılır.

 İlk başlarda John Merrick korktuğu için konuşmak bile istemez. Doktora güvenmez. Hiçbir insana güvenmediği gibi. Zamanla Mr Treves, Fil Adam ile konuşmayı başarır. Aralarında duygusal bir arkadaşlık başlar.

   Bir gün hain sirk sahibi John Merrick'in geri getirilmemesine sinirlenir ve hastanenin yolunu tutar. Öfkeyle John Merrick'i koparmak ister hastaneden. Dr her ne kadar karşı çıksa da engel olamaz. Fil adam için karanlık günler yeniden başlar. Şiddetin olduğu acımasız dünyasına geri döner. Bir gün hain sirkçinin yanında çalışan küçük çocuk Mr Treves'in kapısını çalar ve Fil Adam'ın çok hasta olduğunu söyler. Doktor Fil Adam'ı almaya gider. Fil Adam için tekrar karanlıktan aydınlığa doğru bir geçiş görülür.
  İlk başlarda hastane çalışanları Fil Adam'ı korkunç bulup hastanede olmasına karşı çıksa da zamanla onlar da Fil Adam'a alışır ve onu sever. Fil Adam insanlara karşı sevgi doludur.
  Fil Adam, Mr Treves'e beni iyileştirebilir misin diye sorar. Doktor hayır ama hayat boyu burada kalabilirsin der. Ona hastane odasını hazırlar artık burası senin der. John Merrick ağlar. My home is it my home diye... Film pek çok metaforla doludur. Fil adam hastalığından dolayı sırtüstü yatarak uyuyamadığı halde odasının duvarında uyuyan kadın tablosu asılıdır mesela.



  Fil adam çok kibardır özellikle kadınlara karşı. Okumayı çok sever. Yeni bir hayata başlamanın mutluluğunu tadamadan iyilerin ve kötülerin savaşı başlar. Hastanenin bekçisi Fil Adam'ı göstermek için insanlardan para toplar. Bir gece Fil Adam'ın odasına akın eder onlarca insan. Aynalara bakamayan John Merrick'e zorla ayna gösterirler.. İçki dökerler üzerine. Alay eder ve giderler. Bu insanların arasında kendisine ucube diyen acımasız sirkçi de vardır. Daha sonra gece yarısı gelir ve John Merrick'i kaçırır. Gene John Merrick için kabus dolu günler başlar. Sirke hapsedilir tekrardan. Bir gece yarısı sirkteki insanların yardımıyla fil adam kaçmayı başarır. Fil adamı bir gemiye bindirirler. Gemiden indikten sonra bir istasyona gittiğinde yüzündeki maske düşer ve insanlar kovalamaya başlar. En sonunda bir duvar kenarına sıkışır ve yere eğilir. Birçok kişinin etkilendiği gibi benim de en çok etkilendiğim sahnelerden birisi burasıdır. I am not an elephant. I am not an animal. I am a human diye bağırır Fil Adam. Bunun üzerine insanlar çekilir. Doktora Elephant Man'i bulduklarını söylerler. Böylece Fil adam hastaneye geri döner.

  Doktor Fil Adam'dan özür diler. Seni mutlu edemedim der.Fil adam ise ben günün her saati mutluyum der. Bu sahnesi de benim için çok dokunaklıdır. Her şeye rağmen ben günün her saati mutluyum diyebilmek.. Bunu başarabilecek çok az kişi var sanırım. Sonra Fil Adam'ı tiyatroya götürürler. Hayatında ilk kez tiyatroya gider Fil Adam. Son sahne odasında geçer. Duvarındaki uyuyan kadın resmine bakar. yavaş yavaş yastıklarını kaldırır yatağından. yatağına uzanır, yorganını çeker. Normal insanlar gibi yatar ve Sonsuzluğa karışır...

" Hiç ama hiçbir şey ölmeyecek. Nehir akar, rüzgar eser. Bulut süzülür, kalp çarpar..."

Not: Film siyah beyazdır bunun sebebi şüphesiz daha kasvetli bir hava yaratmak için ve eski bir zaman havası vermek içindir. 8 dalda oscar adayı olduğu halde hiçbir dalda oscar alamamıştır The Elephant Man.
YönetmenDavid Lynch
YapımcıJonathan Sanger
Stuart Cornfeld
Mel Brooks
SenaristChristopher De Vore
Eric Bergren
David Lynch
OyuncularAnthony Hopkins
John Hurt
Anne Bancroft
John Gielgud
Wendy Hiller
MüzikJohn Morris
KurguAnne V. Coates
DağıtıcıParamount Pictures
RenkSiyah Beyaz
Yapım yılı31 Ekim1980ABD - İngiltere
Süre124 dk.
Dilİngilizce
Bütçe5.000.000 $
Hasılat8.551.228 1 $ (Kuzey Amerika)