20 Mart 2017 Pazartesi

Bauman Anısına, Sosyal Medya Eleştirisi: Gösterisiz Mutluluklar Çabasına

Bu yazıyı Zygmunt Bauman'ın anısına ithaf ediyorum, hiç kimse bilmeyebilir. Bauman bile bilmeyebilir. 


Sosyal medya ve sosyallik olgusu, günümüzde ne kadar kaçmak istesek de kaçamadığımız bir durumdur. Çevremizde neredeyse herkes biz de dahil sosyal paylaşım ağlarını kullanmaktayız. Benim de sosyal paylaşım ağlarında çeşitli hesaplarım var fakat bunu arkadaşlıktan, sosyallikten ziyade gözlem yapmak için kullanıyorum. Kafama takılan şeyler var, beni rahatsız eden şeyler var, hatta beni deliye çeviren şeyler var. Bunları yazıya dökmeye çalışacağım fakat öncesinde Bauman'ın videosunu sizlerle paylaşacağım. 



Videodan anlaşıldığı üzere Bauman'ın belirttiği şey şu: iki arkadaşlık kavramının birbirinden farklı oluşu. Facebook arkadaşlığı ve gerçek arkadaşlık aynı şeyler değil. Zira Bauman hayatındaki sınırlı sayıdaki arkadaşlarını öyle kolay kolay silememiş. Arada hatır gönül ilişkisi var fakat sosyal ağlardaki arkadaşlıklar bir tıkla başlayıp, bir tıkla bitiyor. Gerçek arkadaşlık filan da değil. Benim üzerinde durmak istediğim şey ise bu arkadaşlıkların farkı değil, neden bu yüzeysel arkadaşlığa ihtiyaç duyulduğu? Neden o bir tıka, bir like butonuna ihtiyaç duyulduğu.

O like butonu gerçek bir beğeni değil, eğer gerçek bir beğeni olsaydı birbirini beğenen insanlar, birbirinin arkasından konuşmazdı ve zaten insanların birbirini beğenmesinin en önemli sebebi ise beğeni almak :) Siz beğendikçe, beğendiğiniz kişiler de ayıp olmasın diye sizi beğenecek, geri dönüş yapacak. Karşılıklı like durumu yani. Son derece sahte. 

Guy Debord'un belirttiği gibi "gösteri toplumunda" yaşıyoruz ve artık her şey bir gösteriye dönüşmüş durumda. Buna ekstradan Jim Carrey'nin Truman Show'unu da ekleyebiliriz. İnsanlar, bir yere gittiğinde birbirleriyle konuşmak yerine önce fotoğraf çekip paylaşıyor. Eskiden hatıra olarak çekilip saklanan analog fotoğraflar, dijitale dönüştü ve sosyal paylaşım ağları ile birlikte artık ulu orta paylaşılır oldu. 

Hayatınızda Olmayan Arkadaşlar

Ben sadece birbirini hiç görmeyen insanların; birbirini beğenmesini, arkadaş olmasını eleştirmiyorum. Eleştirdiğim bir konu da eski arkadaşlar ya da kısa bir süre diyalogda bulunup, birbirini birkaç kez görüp, sanki birbirlerinin her anını bilirmişçesine sosyal paylaşım ağlarında arkadaş rolü yapılması. Eğer bir insan benim arkadaşımsa, hayatımda önemli bir yere sahipse onunla iletişimde olmak için Facebook'a, Twitter'a, İnstagram'a ihtiyaç duymam. O kişi zaten hayatımda olur. Hayatımda olmayan bir insanın, örneğin ilkokulda aynı sınıfta okuduğum bir arkadaşın (şu an görüşmüyorsam) sahte bir şekilde arkadaş listemde olması benim için hiçbir şey ifade edemez. Sırf daha kabarık arkadaş listem olsun diye veyahut sadece merakımdan bu kişiyi arkadaş listemde tutmam da son derece saçma olur.

En Mükemmel 

En mükemmel sizsiniz. En güzel yemeği siz yersiniz, en güzel yerlere siz gidersiniz. En iyi eş, sevgili sizindir. Paylaşımlarınızı İngilizce yaparak daha da havalı gözükürsünüz. En çok kitabı siz okur, en çok filmi siz izlersiniz. Kitaplarınızın yanında, ya da aldığınız konser biletleri, sinema, tiyatro biletlerinin yanında kahve fotoğrafı paylaşmazsanız boğazınız kurur. Bu da yetmez, yabancı terimleri günlük hayatınızda kullanırsınız çünkü öyle daha havalı gözükürsünüz. :) Soruyorum size, gerçekten mutlu ve huzurlu musunuz? 

Ben Mutsuzum

Ben mutsuzum çünkü önümü göremiyorum. Hani iş görüşmesinde saçma sapan sorular soruyorlar ya, Beş yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz diye. İşte bununla ilgili bir öngörüde bulunamıyorum kendime. Pek çoğunuzun da bulunamayacağını biliyorum. Ülke olarak berbat bir durumdayız. Dünya olarak acı çekiyoruz. Mülteci çocuklar balık gibi kıyıya vuruyor. Savaş, bomba, her yerde ölenler var. Ülkemizde hiç bilmediğimiz, gitmediğimiz yerlerde aylardır sokağa çıkma yasağı olan yerler var fakat biz bu durumu hiç yaşamadığımız için anlayamıyoruz. Bir gün elektriğimiz, suyumuz gidince çıldırıyoruz fakat aç, susuz, savaşın ortasında bir sürü insan var. 

Ezilen işçiler var her yerde. Asgari ücretle çalışan ve buna rağmen işini kaybetmemek adına, ezilmeyi göze alan işçiler var. Ezilmeyi geçtim, güvenlik önlemi alınmadan yani can güvenliği olmadan inşaatta çalışan işçiler var ve hatta çocuk işçiler var. Ben mutsuzum. Kendimi ve tüm dünyayı düşünüyorum. Çaresizliği düşünüyorum. Çıkış yolu düşünüyorum, bulamıyorum. 

Önemsiz Hayatlarda Önemli Bir Şey Yaptığını Zannetme

Önemsiz hayatlarda önemli işler yapıldığı zannediliyor. Yapay olan kariyer kelimesi abartılıyor. Kişisel gelişim kitapları ile insanlar daima daha iyi olmaya gayret ediyor. Kariyer ne? Kişisel Gelişim ne? Özellikle işini anlatırken, İngilizce terimler kullanan insanlar beni deliye çeviriyor. Bir doktorun Latince terim kullanması gibi bir şey değil bu, keşke bu kadar saygı duyulacak bir durum olsa. İnsanlar kendi kimliklerinden ziyade, meslekleri ile öne çıkmaya çalışıyor ve sürekli sosyal paylaşım ağlarında kendi hayatını, mesleğini öne çıkararak, beğeni almaya çalışıyor. Ne gerek var? Böyle mutlu olunur mu?

Mutlu Olabilirdik Belki...

Yaşamlarımız hakikatini kaybetmeseydi mutlu olabilirdik belki. O bir tıklamaya, bir like/beğeni butonuna ihtiyaç duymasaydık mutlu olabilirdik belki. Hayatımız boyunca başkalarına para kazandırmak için kendi yaşamımızı heba etmeseydik mutlu olabilirdik belki. Gece yastığa başımızı koyduğumuzda, içimizi sızlatacak hiçbir şey olmasaydı mutlu olabilirdik belki. Her şey sahte olmasaydı mutlu olabilirdik belki. 

Bir Like Yetmez, Yaşamaya Çalış

Yaşamaya çalış çocuk hem de bu yangın yerinde. Bir like yetmez çocuk mutlu olmaya bak. Sarıl sevdiğine, sarıl arkadaşlarına. Sevdiğine güzel bir söz söyle ve sevdiği bir şey hediye et. Cinsiyet fark etmeksizin saksıda çiçek mesela. Öyle bunu instagramda filan da paylaşma. Size özel ve safça olsun. 

Gösterisiz mutluluklar ve arkadaşlıklar şerefine. Hoşça kalın. Sevgiyle kalın. Aşkla kalın. 


20 Ocak 2017 Cuma

Dünyanın Sonuna Doğmuşum

“Kişisel neyim kaldı ki bir iletim olsun
Tıklana tıklana her şeyim ortada
Atın ölümü arpadan olsun
Her yiğit gibi benimki de meydanda.

Ayna ayna, haydi söyle benden daha gamsızı var mı?
Ayna ayna, haydi söyle benden daha arsızı var mı?”
Dünyanın Sonuna Doğmuşum- Manga

Özet
Bu çalışma, “yeniden üretim” kavramını, Manga’nın “Dünyanın Sonuna Doğmuşum” klibini inceleyerek, popüler kültür, kitle kültürü bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: yeniden üretim, popüler kültür, Manga, kitle kültürü
Abstract
This study aims to examine the concept of “reproduction” in the context of popular culture, mass culture, by examining The Manga “ The Last in the World” clip.
Key Words: reproduction, popular culture, Manga, mass culture
Giriş
Yaşadığımız dünyaya, tüketim kültürü hakîm olmaktadır. Gelişen teknolojiyle birlikte, seri üretimle birlikte üretilen şeylerin tüketilmesi de serice olmaktadır. Etrafımızı kuşatan pek çok şey, görsel kültür aracılığıyla bize hızlıca tüketin demektedir. Manga’nın “Dünyanın Sonuna Doğmuşum” isimli klibi de her şeyin hızlıca tüketilebilir olduğu “popüler kültür” kavramını eleştirmektedir. Klibe değinmeden önce; kültür, popüler kültür, kitle kültürü kavramı üzerinde durmak faydalı olacaktır.
“Kültür, kuşaktan kuşağa geçen, kurallara bağlı, paylaşılan, simgelere dayanan, öğrenilen, davranış ve inançları kapsar. Yalnızca iyi eğitimli insanlar değil, herkes kültürlüdür. (…) Kültür geleneksel tavır ve davranışlar ve eğitim yoluyla insanlarda içselleştirilmiş davranış kurallarıyla ilgilidir.” (alıntılayan Berger, 2002, s. 142); (aktaran Kottak, 1987, s.35)
Sanat da bir kültür aracıdır ve herhangi bir kalıba sokmanın zor olduğu bir kavramdır. Sanat kavramı da teknoloji ile birlikte değişime uğramıştır. Teknolojik gelişmeler ve seri üretimle birlikte sanat da yeniden-üretilebilir hale gelmiştir. Yeniden-üretim ise bir kitle kültürünün doğmasına sebep olmuştur.  Teknolojik gelişmeler, bir kitle kültürü yaratmıştır. Walter Benjamin, “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretildiği Çağda Sanat Yapıtı” adlı makalesinde teknolojik gelişmelerle birlikte değişen sanat algısından bahsetmektedir.
Benjamin makalesinde, en etkin düzeydeki yeniden üretimde bile, bir eksiklik olduğunu söyler ve bu eksiklikten şu şekilde bahsetmektedir. “En etkin düzeydeki yeniden-üretimde bile eksik olan bir yan vardır: sanat yapıtının şimdi ve burada’lığı – başka deyişle, bulunduğu yerde biriciklik niteliği taşıyan varlığı.” (Benjamin, 2014, s. 52)
Kopyalanan eserler, -biriciklik- özelliğini yitirmektedir fakat Benjamin’e göre eser, yalnızca –biriciklik- özelliğini yitirmemektedir. Biriciklik ve şimdi ve buradalı’k bir eserin “hakikiliğini” oluşturmaktadır. Burada sarsıntıya uğrayan bir “hakikilik” vardır. Kopyalama, yapıtın izleyici ile buluşmasını sağlamaktadır. (Benjamin, 2014, s.52)
Benjamin’in teknolojiyi ne tümel olumlayan ne de tümel reddeden yaklaşımının aksine, Adorno “Kültür” kavramını ve teknolojiyi olumsuzlayarak, eleştirmektedir. Adorno’ya göre kültür, her şeye benzerlik buluşturmaktadır.
“Günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırır. Film, radyo ve dergiler bir sistem meydana getirirler. Her bir dal kendi içinde ve hep birlikte söz birliği içindedir. Siyasal karşıtlıkların estetik ifadeleri bile aynı şekilde bu çelikten ritmin övgüsünü ilan ederler.” (Adorno, 2014, s. 162)
Adorno, yaşadığı dönemde bile kültürün her şeye benzerlik bulaştırdığını düşünürken, günümüzde bu benzerlik, daha da belirginleşerek fark edilmektedir. İnsanlar ellerindeki kumanda ile televizyonlarda birbirinin aynı olan programları izlemektedir. Farklı gözüken kanallar, sürekli aynı şeyleri söylemektedir. Dışarı çıkıldığında reklam afişleri, insanları sürekli tüketime teşvik etmektedir. Günümüzde, Adorno’nun uzun zaman önce söylediği “kitlelerin aldatılışı” kavramı çok daha nettir. İnsanlar kitlesel olarak aldatılmaktadır.
Popüler kültür kavramını ise Arthur Asa Berger, şu şekilde açıklamaktadır:” Popüler kültür, kitle dolayımlı kültür ve kültürün genellikle çok sayıda insan tarafından devamlı surette tüketilen diğer benzer yanlarından meydana gelir.” (Berger, 2002, s. 143)

Adorno; popüler kültürü reddedip, seçkin kültürü benimsemektedir.
Popüler Kültür
Seçkin Kültür
Aşk romanları
Klasik romanlar
Rock müzik
Senfoniler, yaylı dörtlüsü
Müzikal komedi
opera
Durum komedisi
Klasik komedi
Çizgi roman
Resim
Tablo 1: Popüler Kültür ve Seçkin Kültür Arasında Görülen Farklılıklar (Berger, 2002, s. 143)
Seçkin kültür dinlemeyi, izlemeyi tercih eden bireyler de popüler kültür eserleri izleyebilmektedir fakat popüler kültür denildiğinde yaygın olarak okunan ya da izlenen eserler anlaşılmaktadır. Çok sayıda üretilen ve çok sayıda tüketilen eserleri kapsamaktadır.
Manga’nın “Dünyanın Sonuna Doğmuşum” klibi de bir popüler kültür eleştirisidir. İnsanların ellerinde kumanda ile birbirinin aynı olan programları izleyerek, hipnoz olmasını, sürekli tüketerek var olduğunu düşündüğü sistemi eleştirmektedir. Tüketim kültürü aracılığı ile Benjamin’in de bahsettiği, hakikat kavramı yok olmaktadır ve Guy Debord’da Benjamin’in belirttiği gibi hakikat kavramının yok olduğunu, hakikatin günden güne yerini temsillere bıraktığını ve dünyanın bir “Gösteri Toplumu’”na dönüştüğünü düşünmektedir.
Yaşamın her bir görünümünden kopmuş olan imajlar, bu yaşamın birliğini yeniden kurmanın artık mümkün olmadığı ortak bir akışta kaynaşırlar. (…) (Debord, s.13)
Elimdeki Kumandam Hayatıma Kumandan
Dünyanın Sonununa Doğmuşum” klibi elinde kumanda ile oturan, çizgili bir pijama giymiş adamın göründüğü sahne ile başlamaktadır. Bir koltukta oturan adam, gözlüklüdür. Zaman zaman elindeki kumanda ile kanal değiştirerek, televizyon karşısında uykuya dalmaktadır. Sonra evin kapısı açılır ve aniden şöyle bir geçiş yapılır. Çizgili pijama giyen adam bir anda gömlek, kumaş pantolon giyip, kravat takmıştır. İsmi Yiğit olan bu adam, Feleğin Sillesi isimli bir televizyon programına katılmıştır ve şu sözler gelir ardından: “ Ne haber, bak bende dert yok, tasa yok. Mutluyum artık bir beynim yok. Dikmişim ekrana gözlerimi, başka da bir ihtiyacım yok.” Programda iki tane sarışın, mini elbise giymiş, abartılı makyaj yapan, topuklu ayakkabı giyen kadın da sunucunun yanında yer almaktadır. Burada televizyon yahut çeşitli yayınlar aracılığıyla metalaştırılan kadınlar eleştirilmektedir.
“Önüm, arkam, sağım solum markam Bana pastamı verin, ekmeğe gerek yok. Ben tüketmeden var olamam.”
Bu söz geldiği sırada, çarkıfelek tarzı yarışmada, kelime oyununda bulunacak kelime “ye kürküm, ye’dir.” Klipte sürekli altyazı geçmektedir. Bu altyazılar şöyledir: “Hayatınızı değiştiriyoruz, gözlerinizi ekrandan ayırmayın, kulağınız bizde olsun. Düşünmeyin” ve yarışma devam ederken altta şu yazı sürekli geçmektedir. “Sakın Uyanmayın, uyanmayın!” Bu yarışmada bir halı kazanan ve medya aracılığı ile sürekli uyutulan pijamalı adamın bir sonraki durağı ise izdivaç programıdır.
İzdivaç programı platformuna geçildiğinde, sahneye ağırlıkta olarak kırmızı renk hâkimdir. Sarışın olan iki kadın, kırmızı renkli elbise giymişlerdir.
“Yeni bir kart verdi bugün bankam
Puanlarım artık en büyük kankam
Olmasa da taşla beş kuruş para
Cebimdeki telefon on numara”
Bu sözler geçerken aynı zamanda Aşk, Başkalaşım gibi kelimeler ekranda geçmektedir ve altyazı olarak sürekli genç ve güzel eş arayan insanlar yansıtılmaktadır. Burada medya aracılığı ile dayatılan kusursuz güzellik anlayışı eleştirilmektedir. Reklamlar aracılığı ile ve tüm görsel kanallar aracılığı ile sürekli insanlar bu saldırılara maruz kalmaktadır.
Toplum; zayıf ol, büyüleyici ol, herkes sana hayran kalsın gibi mesajlara maruz bırakılmaktadır ve bu mesajlar devamlı olarak sunulmaktadır. –Yeniden üretim- sadece insan tarafından üretilen eserlerde değildir, insanın bizzat kendisi de bir yeniden-üretim unsuru olmuştur. Artık kopyalama, yalnızca bir yağlı boya tablosunda görülmemektedir. İnsanlar da birbirlerinin kopyası olmaktadır.
“Sıkıldım çok, her dakika düşünmekten, üzülmekten
Artık yok, kalmadı gücüm, düşmekten, yenilmekten
Pişmanım erken vazgeçmekten, kendimden
Bu âlem geçmiş kendinden
Ne gelir elden?”
Şarkıda bu sözler söylenirken, klipte altyazı olarak şu sözler geçmektedir. : Şok, şok, şok! İnsan olmak giderek zorlaşıyor.
Daha sonra, halı kazanan, pijamalı adam evine geri dönmüştür ve içeri girdiğinde kıyafeti de pijamaya dönüşmüştür. Evinin dekoru eski tiptir. Antika bir tablo, açık yeşil bir duvar, loş bir lamba, beyaz bir perde ve içerisinde balık resminin olduğu bir tablo vardır. Sonra pijamalı adam, elindeki halıyı bir yere bırakarak tekrar koltuğunun başına geçmiştir ve kumanda ile televizyonu yeniden açmıştır ve eline tekrar kazandığı halıyı alıp onunla birlikte uyuyakalmıştır.
Manga, bu şarkıya, böyle bir klip yaparak, sürekli maruz kaldığımız mesajları vurgulamıştır. Sürekli uyutulduğumuzu belirtmiştir. Toplum, görsel imgelerle tüketime teşvik edilerek sürekli uyutulmaktadır. Hiçbir sorunu düşünmeyerek, aslında olmayan kusursuz hayat, televizyonda var gibi gösterilmektedir.
John Berger de Görme Biçimleri’nde, tüketim toplumunu eleştirmektedir. Bize, mutlu olun demektedir televizyon, reklamlar ve pek çok kanal. Önümüze geçici hazlar sunulmaktadır.
Giysiler, şampuanlar, arabalar, güzelleştirici boya ve kremler, güneşli tatil yerleri gerçekten zevk alınacak şeylerdir. Reklam, içimizde yatan doğal bir zevk açlığını işleyerek girişir işe. Ne var ki gerçek zevk, nesnenin aslını sunamaz bize: O zevkin yerini tutabilecek ölçüde doyurucu başka şey yoktur. (Berger, 132)
Neil Postman’da televizyona öldüren eğlence der ve “Televizyon Öldüren Eğlence” kitabında televizyonu eleştirir.
Televizyon kanallarındaki bir çekimin ortalama uzunluğu 3.5 saniyeyi geçmez, bunun için daima görecek yeni bir görüntüyle karşı karşıya kalan gözün dinlenmesi mümkün değildir. Dahası, televizyon izleyicilere çok çeşitli temalar sunar, bunları kavramak için asgari bir yetenek gereklidir ve büyük oranda, insanları duygusal açıdan hoşnut etmek amaçlanmıştır. Bazı insanları canından bezdiren reklamlar bile göze hoş görünecek şekilde, insanların damarını tutuşturan müzik eşliğinde ustaca hazırlanır. (Postman, s. 101)
Her şey bir kopyadır, birbirinin aynıdır ve televizyon programlarını izlemek için herhangi bir yetenek gerekmemektedir. İnsanlar herhangi bir dizide, Beethoven’ın Ay Işığı Sonatı’nı dinleyebilmektedir. Hakikilik, şimdi ve burada’lık yok olmuştur ve her şey birbirinin kopyası olarak, bize aslında hiç var olmayan bir dünya varmış gibi sunulmaktadır.
Sonuç
Gerçek ile kurmaca artık ayırt edilememektedir. Televizyonlar, gerçek olmayan programlarla dolup taşmaktadır. İnsanlar, sürekli tüketime teşvik edilerek, düşünmekten uzaklaştırılmaktadır. Düşünüldüğünde bile kapitalist sistem insanları büyük bir karamsarlığa sürüklemektedir. Düşünüp, bir çıkış yolu olabileceğine pek az kişi inanmaktadır.
Dünyada yaşanan eşitsizlikleri, problemleri düşünmek yerine, bir restaurantta oturup yemek fotoğraflarının instagrama atılması tercih edilmektedir.
Tekniğin olanaklarıyla, kapitalist sistem daha da pekiştirilmektedir. İnsanlara geçici hazlar verilip, mutluluk vaatleri sunularak tüketime teşvik edilmektedir. Önemli olan marka giyinmek, güzel görünmek ve mutlu olmaktır. Bunları yaparken, insanlar kandırılarak yoksullaştırıldığının farkında değildir.
Adorno’nun ifade ettiği gibi bir “kültür endüstrisi” oluşturulmuştur. Her şey tüketim için üretilmektedir. Bir tablonun bütünü yerine, artık onun küçük parçaları görülmektedir ve böylece insanlar bütünsel bakamamaktadır. Geçici hazlarla, sorgulama yetisi yok edilmektedir.
İnsanlar, evlerinin duvarları arasında hapsolmaktadır fakat esaretinin farkında değildir çünkü geçici hazlar vardır, tüketim vardır. Fiziksel olarak her bireyin görünümü birbirinden farklıdır. Dünyanın neresinde olunursa olunsun, her insanın yüzü farklı bir görünüme sahiptir. Her insanın ses tonu farklıdır fakat sistem bu görünümü de değiştirmektedir. Aynı renge boyanan saçlar, aynı tip makyajlar, yapılan estetik ameliyatları ile olmayan bir mükemmellik arayışı vardır, hiçbir zaman da yakalanamayacak olan bir mükemmellik arayışı vardır.
Kapitalizmle birlikte ihtiyaç duyulmayan malların üretimi ve beraberinde gelen hızla tüketimle birlikte, kişilerin yaşadığı gerçek bir dert fark edilmemektedir. Kredi kartları ile para olmasa bile alışveriş yapılmaktadır. Asgari ücret ile çalışanlar bile kredi kartı ile borçlanarak son model telefonlar alabilmektedir. Telefonun özelliklerini bilmemesine rağmen, son model bir telefon ile gezmek, insanlara haz vermektedir.
Bu nedenle popüler kültür ürünleri, tüketim kültürünü yeniden ve yeniden üreterek sisteme hizmet etmektedir. Gamsız insanlar yaratmaktadır.
Ayna ayna, haydi söyle benden daha gamsızı var mı?
Ayna Ayna, haydi söyle benden daha arsızı var mı?
Manga- “Dünyanın Sonuna Doğmuşum”



Kaynaklar
Benjamin, Walter. (2012), “Pasajlar”. A. Cemal (Çev.). İstanbul: Yapı Kredi.
Berger, Arthur Asa. (2012). “Kültür Eleştirisi.” Emir, Özgür (Çev.) İstanbul: Pinhan.
Adorno W. Theodor, Horkheimer Max. (2014) “Aydınlanmanın Diyalektiği”. Ülner N., Karadoğan Elif (Çev.) İstanbul: Kabalcı
Berger, John. (2016). “Görme Biçimleri.” Salman, Yurdanur (Çev.). İstanbul: Metis.
Debord, Guy.(2016) “Gösteri Toplumu”  Ekmekçi, Ayşen, Taşkent, Okşan (Çev). İstanbul: Ayrıntı.
Postman, Neil. (2016) “Televizyon Öldüren Eğlence” Akınhay, Osman (Çev.). İstanbul:Ayrıntı.






25 Ekim 2016 Salı

Afyon Olan Kadın Programları

Uzun zamandır televizyonlarda yer alan kadınlara yönelik programlar hakkında düşünmekteyim, bu programlar biz kadınlara ne kadar yakın? Sahiden kadınlar böyle mi yaşıyor? Ekran önünde kadınlar nasıl temsil ediliyor? Televizyon izleyen biri olmamama rağmen, arada bir neler var neler yok diye ekrana göz gezdiriyorum fakat gördüğüm şeyler beni hep hayrete düşürüyor. İleride bu konuda detaylı akademik bir çalışma yapmayı düşünüyorum fakat bu zaman alacak. Şimdilik, çeşitli televizyon programlarından örnekler vererek, televizyonda kadın temsili üzerine bir şeyler yazacağım. 

1) Diziler


Türkiye'de yer alan dizilere baktığımızda kadınların temsili açısından durum hiç iç açıcı değil. Kadınlar her zaman erkek karakterin gerisinde gösteriliyor ve iki tip kadın var. 1) Evli, çocuklu, saf ve iyi kadın. Bu tip kadın genellikle iş hayatında olmayan bir kadın oluyor. Günü ev işi yaparak geçiyor, televizyon karşısında fasülye filan ayıklıyor ve kendisini unutmuş durumda. Eşi ve çocukları mutlu olsun gerisi mühim değil. Eşi aldatsa da affeder, dövse de sineye çeker. Eşi yuvadan çekip gider, ya da bir şekilde ayrılırlar. O zaman (görece) basit işlerde çalışmaya başlar, örneğin evlere temizliğe gider. Gururludur, başkası yardım etmek istese de kabul etmez. Kendi küçük imkanlarıyla çocuklarına bakmaya çalışır. Eğer eşi af dilerse, bir gün dönerse onu affeder, yuvasına yeniden kabul eder. İşte Size örnek; Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisinin Cemile'si ...

Tecavüzcüsünü affeden, fedakar bir anne Cemile... Hayır efendim, bunu kabul etmiyorum. Etmemeliyiz de. Bir kadının evli olması hayattan kopması demek değil, kendini sadece çocuklarına adaması demek de değil, eşinin yaptığı tüm kötülükleri kabul etmesi anlamına da gelmiyor. Evli ve çocuklu olan herkes de iyi kalpli, mükemmel iyilikte asla kötülük düşünmeyen bir insan olmuyor ama maalesef dizilerde bu şekilde gösteriliyor. Bir karakter ya çok iyi ya da çok kötü. 

2) Bir diğer kadın karakter ise yalnız bir işkolik... Bekar olan bu tip kadın, işine çok düşkündür. Hırslıdır, hırsları için yapamayacağı kötülük yoktur. Paragözdür. Başkalarının kötülüğünden beslenir ve hep insanların arasını bozmaya çalışır, yalan söyler. Erkeklere tuzaklar kurar. 

Gerçek böyle değil, kadınların iki kutba ayrılması gerekmiyor. Evli ve çocuklu olmak dünyanın en iyi insanı olmak demek değildir. Her türlü kötülüğe göz yummak demek de değildir ya da  kariyer sahibi bir kadın olmak (artık o da ne demekse, saçma sapan etiketler) yalnız olmayı gerektirmez. Bir kadın hem iş kadını olup hem de iyi bir insan olabilir. Evli, çocuklu bir kadın kötü bir insan da olabilir yani iyi kadın tipi = anne, kötü kadın tipi = yalnız bir iş kadını demek değildir. Kadın, canı isterse yalnız olur, istemezse olmaz. Genelleştirip kutuplara ayırmaya gerek var mı? Hem salt iyi ve kötü yoktur. Kadınlar temsil açısından da karakter olma özelliğinden yoksun. Daima bir erkeğin gölgesinde, eğer kötülük yapıyorsa neden yaptığı gösterilmiyor. Sadece kötü olarak temsil ediliyor...

Diziler hakkında söyleyecek çok şey var fakat çok uzun olacağı için şunları da eklemem gerekiyor. Kadının şiddet görmesi bile estetize ediliyor. Dayak yiyen bir kadın varsa, yere düşen bir kadın varsa göğsü açılıyor, bacağı gözüküyor vs. Şiddet estetize edilip, meşrulaştırılıyor. Maço bıyıklı erkekler türedi diziler aracılığı ile... Erkekler kendilerini adeta Polat Alemdar sanıp sokaklara döküldü ve şiddetten zevk alan kadınlar yaratıldı diziler aracılığıyla... Bu çok kötü bir durum. 

2) İzdivaç Programları

İyi bir hayatın sadece evlilik aracılığıyla olduğunun propogandasını yapıp, topluma aile hayatını dayatan bu programların yansıttığı aile ise kapitalist bir aile yansıması... Çıkara dayalı olmadan, gerçekten anlaşan bireylerin içinde barındığı, özgürlükçü bir aile güzel bir aile evet fakat bu programlar aile kavramını da yozlaştırıyor. Neredeyse bütün kanallarda izdivaç programı var. Katılanların  çoğu ise ajanstan, insanlar uyutuluyor. Sürekli kavga ediyorlar. Bir erkek için kavga eden bir sürü kadın var. Meşrulaştırılan şiddet, kıskançlık... İzdivaç programları da şizofreni toplumunun bir yansıması... Çok farklı formatları var. Bir sunucunun olduğu ve evlenmek isteyen üyelerinin olduğu çeşitli izdivaç programları var. Sorulan sorular ise son derece yüzeysel. Malın mülkün var mı? Maaşın ne kadar? Nelerden hoşlanırsın? Beni taşıyabilecek misin? Maddiyata, çıkara dayalı anlamsız soruların ardından gelen, sabun köpüğünü doldurmayacak başka sorular daha geliyor. Bu tip insanların yapacağı evliliklerin de biyolojik ihtiyaçlara karşılamaktan öteye gidemeyeceği aşikar. Ruhsal aydınlanma? tabii ki yok! Farklı flört programları da var. Aşk Kafe olsun, Kısmetse Olur Olsun işte sizin için toplumu zehirleyen örnek bazı izdivaç yahut flört programları...



Bu programlar birbiriyle rayting savaşı yaptığı için ise en çok kavga eden, en çok gürültü eden hep öne geçiyor. 


Bu programda da kadın ve erkekler bir evin içinde, birbirini tanımaya çalışıyor. Yine içerisinde kıskançlık krizleri yer alıyor. Bir erkek aday için kadınlar birbirine girebiliyor. (Tamamen kurgusal)


Bu program da daha önce moda programının sunucularından biri olan Kemal Doğulu'nun sunucusu olduğu bir flört programı... Yine gençler bir evde. Birbirlerini tanımak, aşk yaşamak için partnerlerini bekliyor. Kavga, hır gür, dedikodu devam ediyor...

3) Moda Programları

Pek çok -moda- adı altında yapılan, anlamsız yarışma programı var. Giyinmek biyolojik bir ihtiyaç iken nasıl toplumsal bir statü göstergesi oldu? Bunu düşünmek, açıklamaya çalışmak, sosyolojik bir tartışma olur fakat araştırıyorum ve aklımın bir köşesinde duruyor. Bu sorunun cevabını aramaya devam edeceğim. Her neyse... Tek derdimiz güzel gözükmek mi? Kadınların tek derdi güzel giyinmek mi yani? Savaşlar var, açlık var. Çocuklar gözümüzün önünde ölürken her şeye gözlerimizi kapatıp ekranı açıp Gardırop Savaşları isimli saçma sapan programları mı izleyeceğiz? Her şeye kulaklarımızı tıkayıp hayali bir dünyada mı yaşayacağız? Üstelik bu programlarda daima meşrulaştırılan bir rekabet var, karşındakini ez geç. Kazanmak için her şeyi yap. Hırslı ol, koş, yarış ama kazan. Bu da kapitalizmin bir ürünü. 
Tanınırım, ünlü olurum hayaliyle yarışan kadınlar sürekli birbiriyle kavga ediyor, birbirine giriyor. Anlamsız konularda konuşuyor. Kadınlar gerçekte böyle değil ki... Bu gerçek bir kadın temsili değil. Keşke tek derdimiz iyi giyinebilmek olsa... Maalesef dünya o kadar adil değil. Bunca sorun varken, bu kadar problemle boğuşurken ekranlara yansıtılan anlamsız moda programlarını kabul etmiyorum. Etmemeliyiz. 


Fotoğrafta görüldüğü üzere, programdan her hafta elenen bir kadın oluyor. Elenenler üzülüyor, hayallerinden uzaklaşıyor. Sahte bir zaferin, sahte bir kaybedeni bu yarışmalarda kadın. Hiçbir zaman gerçek bir zafer ya da gerçek bir yenilgi yok. Gerçek bir hayatta yok. 

4) Yemek Programları

Ev hanımlarına yönelik olan bu programlarda da kadınların tek derdi yemek yapmak gibi gösteriliyor. İyi bir sofra kurabilmek dünyadaki en önemli şeymiş gibi lanse ediliyor. Yemek programlarının da farklı çeşitleri var fakat en saldırganı yarışma tarzında olanlar. Yemekteyiz isimli bir program vardı şu an yayında değil ama bunun gibi pek çok program hala yayında. Beş yarışmacı, her gün birinin evi ziyaret ediliyor. Ev sahibi misafirlere yemek yapıyor. Yemeklere denilmedik laflar bırakılmıyor. Bu kadar açlık varken, dünyada insanlar hala açlıktan ölürken, beslenmenin bir zevke dönüştürülüp bir de tartışma konusu yapılması ne kadar doğru tartışılır. Bir de yemek yarışması olan bir izdivaç programı çıkmış. Bir erkek ve beş tane kadın var. Kadınlar kendilerini bu erkeğe beğendirmek için yemek yapıyor, sofra hazırlıyor. Kendilerince geleneksel aile yapısı pekiştiriliyor. Kayınvalide, gelin, mutlu edilmeye çalışılan bir erkek gibi...

Son Söz

Bir kadın olarak bu programları görmek beni üzüyor. İzleyiciye bir şey katmayan, çok daha farklı, erkeklerin de izlemesi için yapılan bir sürü televizyon programı da var fakat bunlardan da bahsedersem çok detaylı olacak. Belki bir başka yazıda buna değinirim. Güzel şeyler sunulmuyor önümüze, ihtiyacımız varmış gibi bize hiçbir şey katmayacak, adeta uyuşturucu olan bu programlar enjekte ediliyor beyinlerimize. Bu noktada kendi adıma yapılacak şey olarak, televizyonu gerçek anlamda izlemeyip, eleştirel bir noktada durup, sadece takip etmeyi seçtim. Siz ne yapacaksınız bilmiyorum ama geleceğe baktığımda her şey daha da karartıcı gözüküyor. Umarım kadınlar olarak zihinlerimizi bulandıran programlardan kurtulup, mücadeleyi Gardırop Savaşları programı yerine yaşamın içinde sürdürürüz, sürdürmek zorundayız...




25 Eylül 2016 Pazar

Yavaş


Bitirmek için başlanan şeyler mi veriyordu huzuru? Oh be bu da bitti dedirten küçük şeyler... Görece büyük yükler. Kurtuluş, kaçma çabası, nafile. Bir şeyin sonunu görünce duyulan küçük mutluluklar mı avutacak bizi?

Sonra sırasıyla başlanan farklı uğraşlar, teferruat, daima içini bezdiren bir şeyle uğraşıyor hissi. Boşlukların içinde yaşanan göreceli meşguliyet. Göreceli işler, göreceli yalnızlık. Neden hep bir son arzulanır? En basit işlerden, en zor işlere kadar bir -son- aşkı nedendir? Yemek yaparken bile bir an önce bitirmeyi ister insan. İşteyken bir an önce eve gitmeyi, kitap okurken elindeki kitabı bir an önce bitirmeyi, kışı yaşarken yazın gelmesini, yazın ise soğukların gelmesini... Neden hep yaşadığı zamandan başka bir zamana özlem duyar insan? Ne eksikse onu mu özlüyor insan ya da yok olan şeyler daha mı değerli oluyor?

Kovalamıyorsak zamanı, acele etmiyorsak hiçbir şey için ve yudum yudum nefes aldığımızı hissederek içebiliyorsak kahvemizi, budur işte yaşam. Acele etme, yudum yudum yaşa. Yavaş yavaş... H-i-s-s-e-t.